14 Ekim 2011 Cuma

David Fincher


Son yazımın üzerinden epey zaman geçti. Arkeoloji öğrencisi olmam nedeni ile yaz boyu kazılarda oluyorum. Ee biraz da tembellik yaptım galiba. Hal böyle olunca üçüncü yazımı da biraz geciktirmiş oldum. Öncelikle David Fincher ile ilgili yazımı bekleyen okurlarımdan daha sonrada blog takipçilerimizden özür dileyerek bir giriş yapmak istiyorum. David Fincher ile ilgili neler söyleyebiliriz bir bakalım ... :)




Bildiğiniz gibi dört yönetmen hakkında yazı yazacağımı söylemiştim. Bir okurumuz da yaptığı yorumda David Fincher ile ilgili yazmamı rica etmişti. David Fincher'ı ben en son yazmayı planlıyordum ama durum böyle olunca bir sıra kaydırdık kendisini :)

David Fincher için nasıl bir giriş yapmalıyım ne söylemeliyim bilemedim. Ama herhalde onun için 90'ların dahisi (Quentin Tarantino'nun hakkını da yemeyelim tabi ) ya da kara film üstadı diyebiliriz. Fincher yönetmenliğe klip ve reklam çekimlerini yöneterek adım atmıştır. Coca Cola, Nike, Channel, Heineken gibi markalara reklam filmi ve Sting, The Rolling Stones, Aerosmith, Madonna gibi yıldızlara klipler çekmiştir. İlk uzun metrajlı filmi aslında onun için büyük bir dezavantaj oluşturdu. 30 yaşında Alien 3 için yönetmenlik koltuğuna oturdu. Ridley Scott ve James Cameron tarafından yönetilen ilk 2 filmin devamını getirmek, hele ki daha toy bir yönetmen olan Fincher için oldukça zor bir görevdi. Bundan ötürü olsa gerek kendi türünün mihenk taşı olan Alien için 3. film pek de verimli olmadı. Zaten kendisi de filmi beğenmediğini o dönemde açıklayarak insanların eleştirilerinde haklı olduğunu bir özeleştiri ile söylemiş oldu. Her şeye rağmen Fincher anlatım tekniği ve gerekli atmosferi sağlaması açısından Alien'in son filminde bize gelecek için vaatlerde bulundu.

Fincher filmleri içerisinde kuşkusuz Fight Club ve Seven yeri ayrı olan filmlerdir. Bu iki film üzerinde biraz daha fazla durmakla beraber tüm filmlerinden kısaca bahsetmeye çalışacağım.



Se7en (1995)



Duymayan değil, izlemeyen kalmamalı. David Fincher dediğimizde akla gelen iki filmden biri diyebilirim. Diğeri tabi ki "Fight Club". Fincher bu film ile beraber tarzını tamamen değiştirdi. İyi ki değiştirdi. Sinemaya böyle bir eseri kazandırmış oldu böylece. Kara film üstadı dedik ya kendisine. Bu filmi izleyen ne demek istediğimi daha iyi anlayacaktır. Polisiye-gerilim türüne daha sonraki yıllarda ilham verecek olan, her filmde esintileri olacak olan, o kasvetli, karanlık, yağmurlu sahneleri ile kara film camiası içinde belki de en önemli yerde duran ve tabi ki Fincher'ın yanında Brad Pitt, Morgan Freeman ve Kevin Spacey ile devleşen, hala üzerinde bir film yapılmadığına inandığım bir başyapıt "Se7en". Olayların kaşısında insanların ruh hallerinin ve duygusal iletişimin adeta konuşturulduğu bir şaheser.

Filmi incelemek için tıklayın

The Game (1997)





Michael Douglas ve Sean Penn'in başrollerini paylaştığı bana göre mükemmel ama tüketim toplumunun bu denli çılgınlaştığı piyasa için vasat olan bir film. Özellikle Michael Douglas en iyi işini çıkardı bu filmde. Seven gibi bir filmin peşinden çekilmiş olması en büyük şanssızlığı gibi duruyor. Bu durum Fight Club'un ardından çekilen Panic Room'un kaderi ilede örtüşüyor aslında. Fincher öylesine tavan yapıyor ki bu iki filmle ne çekse ne yapsa insanları memnun edemeyeceği dönemlere denk gelen filmleri hakettiği değeri göremiyor ne yazık ki. The Game'de çarpıcı sonu, tükenmeyen aksiyonu ve izleyiciyi avucunun içine alan kurgusu ve tabiki Fincher'in çekim teknikleri ile önemli bir film.

Filmi incelemek için tıklayın.  

Fight Club (1999)



              
Üç film söyle derseniz bana, söyleyeceğim ilk filmdir. Anlatmak istedikleri ile kurgusu ile senaryosu ile finali ile her şeyi ile film olmaktan ötedir. 2 final vardır beni benden alan. Birisi Akıl Oyunları diğeri ise Dövüş Kulübü. Akıl Oyunları'nı da araya sıkıştırmış oluyum böylece :) Ne anlatıyor bu film diyenler yani hala izlemeyenler varsa söyleyelim. 90'larda daha çocuktum ben ama duyup öğrendiğimiz okuyup bildiğimiz 90 kuşağının sisteme karşı asi bir kuşak olduğudur. İşte bu film kapitalizmi hedef alan 90 ların sonunda 1999'da 90'ları özetleyen, tam da var olan ekonomik düzenle sıkıntısı aşikar olan Chuck Palahniuk'un kitabının senaryo olarak ele alındığı bir filmdir. Aslında film değil candır can :) Edward Norton, Brad Pitt ve Helena Bonhem Carter'in oyunculuklarını da unutmayalım bu arada. Hani bir söz vardır "iyi futbol iyi futbolcu ile oynanır" sinemaya uyarla bu sözü cuk otursun :)

Filmi incelemek için tıklayın.   

Panic Room (2002)





Fight Club'ı çekiyorsun. Peşinden tek mekanda çekilen enteresan karakterler barındırmayan klasik hikayesi ile bir derdi olmayan bir film çekiyorsun. Panik Odası kötü bir film mi ? Hayır. Bence ortalamanın üzerinde, temposu hiç düşmeyen, önemli anlarda  Fincher'i görebileceğiniz güzel bir film. Ama o kadar. Tabi ki her seferinde bir şaheser oluşturamazsın. Az önce de dediğim gibi Dövüş Kulübünün ardından çekilmesi ile Oyun'un kaderini paylaşıyor Panik Odası.

Filmi incelemek için tıklayın.  

Zodiac (2007)





Zodiac filminin yeri bende ayrıdır. Nedenini filmi anlattıktan sonra söyleyeceğim. Zodiac'ı izlemeye başladığımda, çok net hatırlıyorum, konusuna bakmamıştım. Polisiye-gerilim olduğunu bilerek sadece izlemeye başladım. Tabii ki yine müthiş bir karanlık. Arka arkaya cinayetler falan. İkinci bir 7 geldi galiba hadi hayırlı olsun dedim kendi kendime. Uzun da bir film 156 dakika. Bitmesin dediğiniz türden ama. Filmde 2 sahne var ki beni çok etkilemişti. İlki Graysmith’in Voughn'un bodrumunda bulunduğu dakikalar. O sırada nefes aldığımı zannetmiyorum. O sahne için Fincher'e bir teşekkür edeyim hemen. Diğeri ise yine Graysmith’in kızını son anda okul servisinden indirerek okula kendi götürdüğü sahne (Zodiac bir okul servisini patlatacağı tehdidinde bulunmuştu ) Bu sahnede ebeveynin tedirginliği öylesine canlı aktarılmış ki daha giremediyseniz dahi o anda filmin içinde bulursunuz kendinizi. Gelelim filmin yerinin neden ayrı olduğuna. Film San Fransisco'da bir seri katil hikayesi. Hikayede değil gerçeğin ta kendisi. Hala yakalanamayan Zodiac üzerine çekilen bir film. Ve bilin bakalım Fincher nerede büyümüş? Evet aynen öyle. :) Filmdeki tedirginliği bu kadar iyi nasıl yansıtabilmiş diyenlere cevabı da vermiş olalım.

Filmi incelemek için tıklayın.   

The Curious Case Of Benjamin Button (2008)





Herhalde Fincher'in 2000'lerde çektiği en iyi filmdir. Değişik konusu ve finali ile diğer filmlerden ayrı bir yere hem izleyiciler için hem de Fincher için, sahip oldu. Benjamin Button. Edebiyat dünyasının fantastik kahramanı Fincher'in ellerinde Brad Pitt ve Cate Blanchett ile hayat buldu. Bu filmde o kadar çok şeyi anlattı ki usta yönetmen sadece izleyin demekle yetinmek istiyorum. Ve bir yönetmen kamerayı nasıl bu kadar iyi kullanır anlamıyorum. Yok canım Nolan ve Burton'un hakkını yediğimiz falan yok. Yazı Fincher'la ilgili. O kadar da yağ yakalım canım :)

Filmi incelemek için tıklayın

The Social Network (2010)





Mark Zuckerberg karakteri etrafında Facebook'un kurulma sürecini ve aslında internetin ne denli hayatımızda olduğunu anlatan bir film. Bu filmle ilgili her şey benim için falan filandır. Kim ne derse desin Oscar almasının nedeni konusudur. Fincher'ın bu filmde ne işi vardı hiç anlayamadım açıkcası. Kendi stilinden çok uzakta kalitesinden çok aşağıda bir şey çıkmış ortaya. Fincher'ı takip eden biri olarak yakıştıramadım. Şu sıralar Ejderha Dövmeli Kız kitabından uyarlanarak İsveç sineması tarafından aynı isimle çekilen filmin Hollywood kopyası ile uğraşıyor David Fincher. Kitabı okudum ben. Konu harika. Ama zaten çekilmiş bir filmin kopyasının başına geçmesi pek hoşuma gitmedi. 90'larda bıraktığı izi 2000'lerde göremedik Fincher'dan. 2000'lerin kuşkusuz en iyisi Nolan benim gözümde. Fincher her zaman çok iyi ama bundan sonrası için Fincher'dan bir bomba daha bekliyorum. Yoksa ya en iyiler liginde oynamaya devam edecek ya da Hollywood'un ne yaptığını bilen yönetmenleri arasında sessizce ilerleyecek. David Fincher yetenekleri ile en iyiler ligine yakışır. Bekleyip göreceğiz.

Filmi incelemek için tıklayın

Yazıma Fight Club'ın efsane olmuş bir repliği ile son vermek istiyorum.

‘Ezmeye çalıştığın insanlar aslında bağımlı olduğun insanlardır. Sizin çamaşırınızı yıkayıp, yemeğinizi yapan ve servis eden bizleriz. Yatağınızı biz yapıyoruz. Uyurken sizi biz koruyoruz. Ambulansları kullanıyoruz. Telefonlarınızı bağlıyoruz. Biz aşçılarız, taksi şoförleriyiz ve sizin hakkınızda her şeyi biliyoruz. Sigorta taleplerinizi ve kredi kartı giderlerinizi biz işleme koyuyoruz. Hayatınızın her bölümünü biz kontrol ediyoruz.
Biz tarihin vasat çocuklarıyız. Çünkü televizyon izleyerek büyütüldük ve bir gün milyoner, film veya rock yıldızı olacağımıza inandırıldık, ama olmayacağız. Ve sadece bu gerçeği öğreniyoruz.

3 yorum:

Adsız dedi ki...

Biraz da kafayı yiyeyim dersen David Lynch'i izle derim:)Sinemayı daha çok sanatsal açıdan ele alan bir yönetmen ve tabi aynı zamanda ressam olmasının bunda etkisi var.Yazın güzel olmuş eline sağlık ancak kısa kesilmiş, hepsini sığdırmam lazım bu kadar oldu der gibi:) Sadece dövüş kulübü üzerine bile bir yazı yazılabilir halbuki.

MeLLo dedi ki...

David Lynch ile ilgili önerinizi kesinlikle dikkate alacağım :) Eleştiriniz için teşekkürler tabiki. Bi savunma yapayım hemen o zaman :) Dikkat ettiyseniz 3 yazımda da filmlerin içeriği hakkında bilgi vermekten çekindiğimi farketmişsinizdir. Nedeni, yazıyı okuduğu esnada filmi izlemeyenler için filmi eziyet haline getirmek istemememdir. Filmlerle ilgili daha teknik konularda yazmaya gayret ederken şahsi görüşlerimi yönetmen üzerinde yoğunlaştırmaya çalışıyorum. Açıkcası eleştiri bekliyordum elbette ama kısa olduğu yönünde bir eleştiri almayı beklemiyordum. Vaziyet böyle olunca bir değerlendirme yapmam oldukça olası görünüyor :) Ve sonuna kadar haklısınız. Sadece Dövüş kulübü için bile başlı başına bir yazı yazılabilir. Hatta daha fazlası ...

baynedamet dedi ki...

Tebrik ederim güzel bir yazı olmuş. Dört yönetmen hakkında yazacağınızı söylemişsiniz. Dördüncü yönetmenin Martin Scorsese olması dileğimle...